Mehmed Ziya Gökalp

23 Mart 1876 yılında, Diyarbakır’ın ilçesi Çermik’te Tevfik Efendi ve Zeliha Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Mehmed Ziya’dır. Bilinen en eski atası XVIII. yüzyıl ortalarında Diyarbakır yerleşmiş olan Hacı Ali Ağa’dır. Babası Tevfik Efendi, Diyarbakır vilayet evrak müdürlüğü ve nüfus nazırlığında memurluk yapmıştır. Mehmed Ziya’nın büyük dedesi Hacı Sabir, Diyarbakır’da müftülük görevinde bulunduğu için soyu “Müftüzadeler” diye anılmıştır.

Mehmed Ziya, ilkokul eğitimini 1883 yılında kayıt yaptırdığı Mercimekörtmesi Mahalle Mektebi’nde, üç yıl okuduktan sonra tamamladı. Buradan Diyarbakır Askeri Rüştiyesine giden Mehmed Ziya, özgürlük düşüncesiyle ilk defa bu okuldaki hocası Kolağası İsmail Hakkı Bey vasıtasıyla tanıştı. Askeri Rüştiyenin son sınıfında babasını kaybetmesinin ardından, 1890 yılında eğitimini tamamlayarak mezun oldu. Bir yıl kadar özel eğitim görmesinin ardından, Diyarbakır Mülki İdadisi’nin ikinci sınıfına kabul edildi. Mehmed Ziya, Mülki İdadi öğrencisi olduğu sırada beraberindekiler ile okul çıkışlarında mutat olan “Padişahım Çok Yaşa” yerine “Milletim Çok Yaşa” diye bağırmaları üzerine soruşturmaya uğradı. Dördüncü sınıfa geçtiği zaman yedi yıla çıkarılan idâdî programında, daha önce gördüğü dersleri tekrar etmek zorunda kalacağı için öğrenimine İstanbul’da devam etmek düşüncesiyle, 1894 yılında tasdiknâmesini alarak İstanbul’un yolunu tuttu. Mehmed Ziya’nın eğitimi için İstanbul’a gitme isteğinin ailesi tarafından engellenmeye çalışılması ve diğer ruhi sıkıntılarda eklenince, başına bir kurşun sıkarak intihar girişiminde bulundu. Doktoru Abdullah Cevdet Bey’in büyük çabaları neticesinde sağlığına kavuşan Mehmed Ziya, ailesinden habersizce İstanbul’a giderek ücretsiz olan Mülkiye Baytar Mekteb-i Alisi’ne kaydoldu(1895). Baytar Mektebi’ndeki eğitimi sırasında İbrahim Temo ve İshak Süküti ile tanışarak, onların özgürlüğe dair fikirlerinden etkilendi. Jön Türk Hareketini tanımasının ardından fazlasıyla etkilenen Mehmed Ziya, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne katıldı. Baytar Mektebi’ndeki dördüncü senesinde gizli toplantılara katılmak, izinsiz cemiyet kurmak ve zararlı yayınları okumakla suçlanarak tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakılan Mehmed Ziya, İstanbul’a döndüyse de okuluna alınmadı. Gözaltında bulunduğu süreç içerisinde muhakeme edilmeden on ay Taşkışla’da, iki ay da Mehterhâne Hapishanesi’nde yattı.

1900 yılının baharında Diyarbakır’a ikamete mecbur edilmesinin ardından, Baytar Mektebi’ndeki eğitimi tamamlanmadan sona erdi. Memleketine dönmesinin ardından dini ve geleneksel ilimlerde kendisinden faydalandığı amcası Hacı Hasib Efendi’nin vasiyeti üzerine kızı Vecihe Hanım’la evlendi. Vecihe Hanım ile evliliklerinden Sedat isminde bir oğlu, Seniha, Hürriyet ve Türkan isimli üç kızı oldu. Bu süre içerisinde Diyarbakır Ticaret Odası’nda çeşitli görevlerde bulundu ve Askeri Rüştiye’de Fransızca öğretmenliği yaptı. 1903 yılında bölgenin önemli gazetelerinden biri olan, Vilayet Gazetesinde başyazarlık görevinde bulundu. O dönemde bölgenin güvenliği için kurulan ve başında Kürt asıllı İbrahim Paşa’nın bulunduğu Hamidiye Alayları, hırsızlık ve soygun olaylarına karışınca halkı ayaklandırdı. Yaşanan iki ayaklanmanın neticesinde Diyarbakır Telgrafhanesi Mehmed Ziya ve arkadaşları tarafından ele geçirilmiş, yaşananlar üzerine İbrahim Paşa İstanbul tarafından bölgeden uzaklaştırılmıştır.

II. Abdülhamid’in baskıcı yönetime karşı Meşrutiyet’in ilan edilmesinin ardından, öteden beri ilgilendiği ve taraftarı olduğu İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu(22 Ekim 1908). Ardından fikirlerini halkın her kesimine ulaştırmak için, Peyman ve Dicle isimli gazeteler çıkarmaya başladı. Aynı yıl İttihat ve Terakki’nin bölge müfettişliği görevine getirildi. 18 Eylül 1909’da Selanik’te düzenlenen parti kongresine Diyarbakır temsilcisi olarak katıldı ve merkez parti üyeliğine seçildi. 1910 yılında Diyarbakır maarif müfettişi olmasına rağmen, ailesini de yanına alarak Selanik’e gitti. Burada yeni açılan Selanik İttihat ve Terakki Mekteb-i Sultaniyesi’nde kendi hazırandığı programla, Türkiye’de ilk defa sosyoloji dersleri işlemeye başladı. Ardından lise müfredatına sosyal bilimler dersi eklettirerek, bu disiplinin okullara girmesini sağladı. Eğitimdeki faaliyetlerinin yanı sıra Tevfik, Sedat, Demirtaş ve Gökalp gibi takma isimler kullanarak Selanik’te yayımlanan felsefe dergisine yazılar yazdı. Dünyadaki Türkleri birleştiren, güçlü bir Türk devleti kurulmasını tasarlayan Mehmed Ziya, bu ülküyü dile getirdiği Altun Destanı’nı 1911’de Genç Kalemler Dergisi’nde yayımladı. Fakat I. Balkan Savaşı’nın başlamasın ardından İstanbul’a dönmek zorunda kaldı. 1912 yılı Mart ayında gerçekleşen Meclisi Mebusan seçimlerinde, Ergani mebusu seçilerek meclise girdi. Aynı yılın ağustos ayında meclis feshedilince önce Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi’nde ve Dârü’l-muallimât’ta, ardından Dârülfünun’da içtimaiyat dersleri verdi (1913-1919). Bu yıllar içerisinde Maarif Vekâleti Fenn-i Terbiye Encümeni üyesi oldu. Böylelikle Mehmed Ziya, Dârülfünun’nun ilk Sosyoloji profesörü olarak, yükseköğretime sosyoloji eğitimini getiren isim oldu.

Türkçülük fikrinin en önemli isimlerinden biri olan Mehmet Ziya, İstanbul’a gelir gelmez Türk Ocağı’nın kurucuları arasında yer almıştı. Derneğin yayın organı “Türk Yurdu” başta olmak üzere Halka Doğru, İslâm Mecmuası, Millî Tetebbûlar Mecmuası, İktisadiyat Mecmuası, İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Mecmua’da yazılar yazdı. Balkan Savaşı öncesinden I. Dünya Savaşı başlarına kadar Türk Yurdu dergisinin yönetim kurulunda kaldı, derginin her sayısına bir şiir bir de yazı verdi. Sonraki yıllarda ise Yeni Mecmua’yı çıkardı.

1. Dünya Savaşından Osmanlı devleti’nin mağlup ayrılmasının ardından, diğer İttihat ve Terakki üyeleri gibi Bekir Ağa Bölüğü’nde tutuklu kaldı. Arkasından işgal kuvvetleri tarafından savaş ve katliam suçlarından yargılanarak, birçok Osmanlı aydını ve subayı ile birlikte önce Limni Adasına, daha sonra Malta Adasına sürüldü. Sürgün hayatında da boş durmayan Mehmed Ziya, arkadaşlarına sosyoloji ve felsefe dersleri verdi. İki yıl dört ay sürgün hayatı yaşamasının ardından 19 mayıs 1921 yılında Türkiye’ye döndü. Vatanına konuşmasından sonra, üniversitede ders vermeye devam etmek istediyse de bu isteği kabul edilmedi. Bir ay kadar Ankara’da yaşadıktan sonra ailesiyle Diyarbakır’a gitti, Ahmet Ağaoğlu’nun desteğiyle Küçük Mecmua’yı çıkardı, yazılarıyla Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekledi.1923 yılında Ankara Hükümeti’nin Maarif Vekaleti İlim Encümen üyesi, ardından de Telif ve Tercüme Hayeti reisi oldu. 11 Ağustos 1923’de toplanan II. Büyük Millet Meclisi’ne Mustafa Kemal tarafından Diyarbakır mebusu olarak seçildi. Bu süreç içerisinde sağlığının bozulması ve Ankara’da tedavisinin güçleşmesi üzerine kaldırıldığı İstanbul Fransız Hastahanesi’nde 25 Ekim 1924’te vefat etti. Resmî cenaze töreninden sonra Divanyolu’nda Sultan Mahmud Türbesi’nin hazîresine defnedildi.

Ziya Gökalp, İmparatorluğun parçalanma sürecinden Ulus-Devlete geçiş döneminde, toplumun yaşadığı kimlik bunalımının Türkçülük fikriyle atlatılacağını düşünüyordu. Bu süreçte karşılaşılan sorunlar ve bunalımların da etkisiyle Türk toplumu ve Türk kültürü üzerine ortaya koymuş olduduğu sosyolojik, kültürel ve siyasal teori ve değerlendirmeler günümüzde bile gerçekliğini devam ettirmektedir.

Çok farklı alanlarda eserler veren Ziya Gökalp, bilgisini ve kültürünü çocuk yaşlarından başlayarak aile içinden, okullardan, hocalarından, siyasî çevresinden ve nihayet Doğulu ve Batılı fikir adamlarının eserlerinden elde etmişti. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışının yanında, dini toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi. Arapça ve Farsça’nın hakim olduğu Divan edebiyatına (Saray edebiyatı) karşı, halkın her kesimi tarafından anlaşılan Halk edebiyatını savundu. Toplumsal, siyasi, tarih, sosyoloji ve edebiyat alanlarında sayısız makale ve birçok kitap kaleme aldı. “Türkçülüğün Babası” veya “Türk Milliyetçiliğinin Babası” olarakta kabul edilen Ziya Gökalp, Türkçü fikriyatın sistemleştirilmesine vesile oldu. Son olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, ebedi Başkomutan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kendisinden  “Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir” diyerek söz etmiş, fikirlerini, milliyetçi düşüncesini benimsediğini belirtmiştir.

ESERLERİ

Şakî İbrâhim Destanı (Diyarbekir 1324; Şakî İbrâhim Destanı ve Bir Kitapta

Toplanmamış Şiirler, İstanbul 1976).

Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı? (İstanbul 1918).

İlm-i İctimâ Dersleri (İstanbul 1329 [taş bs.]; Tamamlanmamış Eserler, Ankara 1985, s. 3-45).

Kızıl Elma (İstanbul 1330; Ankara 1976).

İlm-i İctimâ (İstanbul 1332/1916 [taş bs.]; Tamamlanmamış Eserler, Ankara 1985, s. 49-70)

Yeni Hayat (İstanbul 1918; Ankara 1976).

Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak (İstanbul 1918; Ankara 1976).

Türk Töresi (İstanbul 1339, 1976).

Altın Işık (İstanbul 1339/1342; Ankara 1976).

Doğru Yol. Hâkimiyet-i Milliye ve Umdelerin Tasnif, Tahlil ve Tefsiri (Ankara 1339, 1976).

Ala Geyik (İstanbul, ts.).

Türkçülüğün Esasları (Ankara 1339; İstanbul 1976).

Türk Medeniyeti Tarihi (İstanbul 1341, 1976)

KAYNAKÇA

OKAY, M. Orhan, İslam Ansiklopedisi, Cilt: 14, s. 124-128.

Vikipedi, Ziya Gökalp, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ziya_G%C3%B6kalp

ŞENGÜL, Abdullah, Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ziya-gokalp

GÜRSOY, Şahin-ÇAPCIOĞLU, İhsan, Bir Türk Düşünürü Olarak Ziya Göalp: Hayatı, Kişiliği ve Düşünce Yapısı Üzerine Bir inceleme, AÜİFD 47, Sayı:2,  s.88-98.

TOKLUOĞLU, Ceylan, Ziya Gökalp ve Türkçülük, AÜSBFD 68, s. 113-139.

Yorum yazabilirsiniz